Arama:
Biraz Realizm Konuşalım
5 (1)

Bu akım gerçekten çok gerçekçi 🙂 Neden mi böyle diyorum? Çünkü sanatı yüksek zümrelerin isteklerine karşılık vermekten biraz olsun çıkarmışlar bence. Yapmacıklıktan uzaklaşıp toplumsal sınıfın sorunlarına indirgenmiş. Halk sanata karışmış mı demeliyiz acaba? Artık eserlerde gerçekliği gördüğümüz zamanlar. Yani saygın insanların, dini konuların, saray yaşantılarının, sadece seçkin kişilerin portlerinin olduğundan çok daha güzel gösterilip sergilenmesine tamamen karşı çıkan bir akım Realizm.  Bu akımda doğada, toplum yaşamında ne görüyorsan olduğun gibi yansıtıyorsun. Artık resmin konusu işçiler, tarlada çalışanlar ve kenar kentlerdir. Her akım kendinden bir öncekine tepki olarak doğduğu için Realizmde kendinden önce çıkan Romantizme tepki olarak doğar. Çünkü Romantizm akımının yapay ve yüksek sınıflar için sanat yaptığı düşünülüyor.

Realizmde insan, konu aynen yansıtılır. Yani duygu ve hayaller yerini gerçekliğe bırakır. Amaç dünya gerçekliklerini tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermektir. Çalışanlar tüm yönleriyle resmedildi. Şimdi de gelin sanatçılarına bakalım.

Realizmin öncüsü Gustave Courbert, resimlerinde genel olarak köylüleri ve işçileri konu edinmiştir.

Jean François Millet, eserlerinde insan ve doğa konuları ağırlıklıdır. Kent dışındaki yaşam, işçiler, toprakla uğraşan insanları tüm gerçekçiliğiyle yansıtmıştır.

Honore Daumıer, eserlerinde daha çok güncel olayları, halkın sorunlarını yansıtmayı tercih eden bir sanatçı. Mahkeme salonları, hukukçular, suçlular, sirk sahneleri vb gibi gündelik olayları eserlerinde işledi.

Realizmin resim sanatındaki örneklerine baktık biraz da edebiyattaki örneklerine bakalım. İki en büyük temsilcisi Gustave Flaubert’in Madame Bovary romanı ve Emile Zola’nın Nana adlı romanlarıdır. Realizm akımı, 20. yüzyıl romanlarını büyük ölçüde etkilemiştir. Dünyada diğer önemli temsilciler:

  • Stendhal: Kırmızı ve Siyah
  • Balzac: Vadideki Zambak
  • Charles Dickens: Oliver Twist
  • Dostoyevski: Suç ve Ceza
  • Tolstoy: Savaş ve Barış
  • Mark Twain: Tom Sawyer’in Maceraları

Realizmin Türk edebiyatındaki önemli temsilcileri:

  • Recaizade Mahmut Ekram: Araba Sevdası
  • Sami Paşazade Sezai: Sergüzeşt
  • Nabizade Nazım: Karabibik
  • Halit Ziya Uşaklıgil: Aşk-ı Memnu, Mai ve Siyah, Kırık Hayatlar
  • Yakup Kadri Karaosmanoğlu: Kiralık Konak, Yaban
  • Memduh Şevket Esendal: Ayaşlı ve Kiracıları
  • Reşat Nuri Güntekin: Romanlarıyla
  • Refik Halit Karay: Romanları ve hikayeleriyle
  • Sait Faik Abasıyanık: Roman ve hikayeleriyle

Bu yazıyı yazarken saydığım eserlerin bir kısmını okuduğu fark edince gerçekten mutlu oldum. Ve okumadıklarımı da hemen listeme ekledim. Umarım benim gibi yazıdan etkilenip bu akımı merak ederek resimleri inceleyip ya da kitaplarını okumak isteyen kişiler olur. Şimdiden keyifli okumalar ve incelemeler…

Puanım
Bu gönderiyi değerlendirmek için tıklayın!
[Total: 1 Average: 5]
Dostoyevski Gibi
0 (0)

“Hayatta hep mutlu olursam, hayalini kuracak neyim kalır?”

Diyordu Dostoyevski… Kitaplarını okuduğumda düşündüğüm tek şey “evet ben o karakterim ve onun yerinde ben olsam ne yapardım” oluyor. Karakter çözümlemelerini o kadar iyi yapıyor ki bir şekilde siz o karakterin ruhuna, psikolojisine bürünmüş oluyorsunuz. Kitabın sonuna kadar karakter ne hissediyorsa siz de onu hissediyorsunuz. Çatışıyor ve kızıyorsunuz arada bazen de çok üzülüyorsunuz. Evet, bahsettiğim kişi tabii ki Rus edebiyatının en değerli roman yazarlarından olan Fyodor Dostoyevski. Dostoyevski okumanın insana çok şey kattığını ve katacağını düşünüyorum. Gerçekten olaylara daha farklı gözle bakmaya başlıyorsunuz. Bu kadar övdüğüm bir yazarın hayatını merak edip araştırmamak olmazdı değil mi? Özellikle kitaplarında en dikkatimi çeken şeylerden biri de karakterlerin yoksulluğunu size o kadar iyi anlatıyor ki ben asıl bundan çıkamıyorum. Bu kadar olmaz diyorsunuz ama oluyor işte. Çünkü kendisinin de yaşamı boyunca yoksulluk yakasını bırakmamış. Ehh gelin biraz Dostoyevski’yi tanıyalım..

Dostoyevski, 1821’de Moskova’da yoksul bir ailenin evladı olarak dünyaya geldi. Bu yoksulluk öyle bir şey ki siz düşünün yazarlığı bile onu yoksulluktan kurtaramadı. Babası alkolik bir doktordu. Annesi ise hasta bir kadındı. Çok mutsuz bir çocukluk geçiren Dostoyevski, altı çocuklu ailenin ikinci çocuğuydu. Babası çok sert annesi ise hep hor görülen birisi olmuş. Genç yaşta önce annesini sonra da babasını kaybetti tüberküloz hastalığı yüzünden. Onun için hiçbir zaman sıradan insanların mutluluğunu yaşamamıştır denir. Ama Dostoyevski çok mutlu bir hayat yaşasaydı acaba böyle birbirinden mükemmel eserler ortaya çıkarabilir miydi? Zaten Dostoyevski’ye göre:

“Ruhu yüceltecek bir acı, bayağı bir mutluluktan çok daha üstün nitelik taşıyor.”

Petersburg’da mühendislik okuduktan sonra edebiyata yönelmiş. Yoluna abisiyle devam eden Dostoyevski, kumar oynamış, bohem çevreler edinmiş, idam mahkûmu bile olmuş. Neyse ki son anda kurtulmuş. Para kazanmak için geceleri kitap çevirileri yaptı. Bu dönemde ilk romanı olan “İnsancıkları” eserini yazdı. Ve bu eserden sonra onun için “yeni bir Gogol yetişiyor” denildi. 1846’da Petraşevski’le tanıştı ve Çar’a karşı başarısız ayaklanmalar gerçekleştirdi. Bir gece odasında otururken askerler odasını basarak sorgusuz sualsiz Dostoyevski’yi bir hücreye kapattılar. 10 ay boyunca neden tutuklandığını söylemediler. Hüküm gelmişti artık. Ölüm. Diğer isyancılarla birlikte idam gömleği giymiş meydanda beklerken son anda emri veren subay ölüm cezasını hapis cezasına çevirdiğini açıkladı. Cezası artık 4 yıl kürek, 4 yıl da adi hapis olmuştu. Cezasının ardından sırf dul bir kadına acıdığı için onunla evlendi. Petersburg’a geri döndüğünde eskisi kadar tanınmıyordu artık. Tekrar şöhreti yakalaması “Ölüler Evinden Notlar” ile oldu. Ardından bir gazete kurmuştu ve o da yasaklandı. Yine onu zor günler bekliyordu. Önce karısını kaybetti ardından abisini ve sonra da karısını. Hepsinin ölümü peş peşe gelmişti. Sara hastalığı hala onunlaydı. Sara hastalığı o kadar ilerledi ki beynini uyuşturuyor, ağzından köpükleri geliyor, vücudunu bir titreme alıyordu. Geçirdiği nöbetler ona hep bir şeyleri unutturuyordu. Yazdığı romanı ve karakterlerini unutuyor sonra tekrardan hatırlıyor ta ki yeni nöbet geçirene kadar. Arından kendini kumara verdi, sonra ikinci evliliğini yaptı ama hala çok yoksulluk çekiyordu. Kızını kaybetti. Sanki tüm yaşadığı yoksulluğu, acıları kitaplarındaki karakterlerle bütünleştirmişti. 52 yaşında Rusya’ya döndü ve burada “Karamazov Kardeşleri” yazdı. Tekrar özlediği o zafere kavuşmuş oldu bu eserle. Katıldığı bir konferansta ondan konuşma yapması istendi. O kadar kendinden geçerek bir konuşma yaptı ki dinleyiciler arasında heyecandan baygınlık geçirenler oldu. Diğer konuşmacılar kendi sürelerini ona verdiler daha fazla Dostoyevski dinleyebilmek için. 1881 yılında bir işçi mahallesinde kaldığı evde öldü. Haber alan kişiler bu ölüyü görmek için uzaklardan geldiler. Üzerine binlerce süs çiçeği konuldu. Cenaze töreni yaklaşık 30 bin kişinin katılımıyla gerçekleşti.

İşte böyle bir yazarın değeri de ne yazık ki her zaman olduğu gibi ölünce bilinmiş. Ardında çok çok kıymetli eserler bıraktı. Eğer okumayan varsa en azından bir eserini okumalı diye düşünüyorum. Kısacak yaşamına çok şey sığdırmış bir Dostoyevski…

“Aslında insanı en çok acıtan şey; hayal kırıklıkları değil. Yaşanması mümkünken, yaşayamadığı mutluluklardır…”

 

Puanım
Bu gönderiyi değerlendirmek için tıklayın!
[Total: 0 Average: 0]
error: İçerik korumalıdır!!