Arama:
Hayatı zenginleştirici bir bakış açısı: Wabi-Sabi
0 (0)

Size bir soru kusurlarınızı örtmeye mi çalışırsınız yoksa kusurlarınızla barışık mısınızdır? Birçok insan kusurlarından çekinerek onları kapatmaya çalışır. Bu yazımda kusurlarda güzellik bulmayı öğütleyen bir Japon felsefesini inceleyeceğiz. Hadi gelin wabi-sabi nedir birlikte inceleyelim.

Wabi-sabi, Zen budizminden etkilenen eski bir Japon felsefesidir. Japon kültürünün temel kavramlarından biridir. Yine de, Japon halkına wabi-sabi’nin açıklamasını sorsanızda muhtemelen her insan farklı bir cevap verirdi. Çünkü wabi-sabi’nin net bir tanımı yok. Bu aslında her birey için farklı algılanır.

Wabi’yi “sade şıklık” olarak, sabi’yi de “kusurlardan keyif alma” şeklinde tanımlayabiliriz. Basitleştirilmiş bir şekilde, wabi-sabi, dünyanın doğal kusurunu kutlamayı ve bu kusurda belirli bir güzelliği görmeyi düşünmek olarak tanımlanabilir. Bu, hem çevremizdeki şeyler hem de kendimiz için zamanın etkisini önemli hale getiren bir bakış açısıdır. Yani onlar için zaman; çürüme değil değerlenme ve zarafet bulmaktır. Ayrıca bu felsefe, zamanla meydana gelen kusurları bir benzersizlik ve zamanın geçiciliğinin farkındalığı olarak algılar. Bu felsefeyle, dünyada geçici varlıklar olduğumuzun farkında oluruz.

Yani wabi-sabi doğal büyüme, ölüm ve çürüme döngüsünün kabulü, doğadaki kusur ve derinlikte güzellik bulma sanatıdır. Bu, normalliğin güzelliğinin ve dünyadaki yaşamın doğal döngüsünün bir çeşit kutlamasıdır.

Peki antik Japon krallığını bir kenara bıraksak bu felsefeyi modern dünyada nasıl uygulayabiliriz? Aslında bu felsefeyi benimsemek oldukça kolay ihtiyacımız olan şeyler; sadelik ve basitlik. Hepsi bu. Eğer bakış açınızı değiştirirseniz sahip olduğunuzu düşündüğünüz kusurlarınızın da sizin bir parçanız olduğunu kabul etmeniz ve onlarla yaşamayı öğrenmeniz hiç de zor değil. Burada söylemek istediğim şey şu an ki durumunuzu olduğu gibi kabul etmeniz değil. Bizler hareketli ve bilinçli canlılarız eğer bizim çabamız dahilinde değiştirebileceğimiz bir şey varsa bunu değiştirebiliriz ama çabamız dahilinde olmayan – örneğin ölüm – konuları sükunetle karşılamak ve bunun doğal bir döngü olduğunun farkına varmak bizim elimizdedir.

Puanım
Bu gönderiyi değerlendirmek için tıklayın!
[Total: 0 Average: 0]
Zorluklara karşı bir yaşam felsefesi: Stoacılık
0 (0)

Bir çoğumuzun hayatımızda sürekli iniş çıkışlar yaşıyoruz ve bir şeye bağlı kalarak kendimizi en genel anlamda güvende ya da mutlu hissedebiliyoruz. Bağlandığımız şey para ise finansal anlamda dibi boyladığımız zaman boşluğa düşebiliyoruz. Ya da hayatımızın merkezine insanlardan takdir görmeyi koyduğumuz zaman, kariyer anlamında çökünce boşluğa düşebiliyoruz. Peki bu durumda ne yapabiliriz? İlk olarak birlikte stoacı felsefenin buna yanıtını inceleyelim.

Stoacı düşünce önce insanın kendi sahip olduğu şeylerin değerini bilmesi gerektiğini öneriyor. Sürekli istemek, huzurun bulunmasında en büyük engellerden biri. Stoacılar aynı zamanda iç huzur için hayatta gereksiz olan hiçbir şeye bel bağlamamız gerektiğini, insan doğasına göre yaşamamız gerektiğini tavsiye ediyor.

Gelin şimdi de stoacılık felsefesini genel hatlarıyla inceleyelim.

Stoacılık, adını milattan önce 4. yüzyılda Kıbrıslı filozof Zenon tarafında Atina’da kurulan bir okuldan alır. Günlük hayatta uygulanabilirliği ve verimi oldukça yüksek olduğu için günümüze kadar gelmiştir. Günümüzdeki bazı ünlü yazarlardan – Timothy Ferriss – tutun geçmişteki bazı imparatorlar – Marcus Aurelius – bu felsefeyi benimsemiştir.

Ölüme ve belaya karşı tavırları:
İnsanın kontrolü dışında olup bütün insanlar için kaçınılmaz olan ölüm ve bela karşısında tavrımız onları vakur(ağırbaşlı, onurlu) bir şekilde karşılamak olmalıdır.

Duygulara karşı tavırları:
Doğru da olsalar yanlış da olsalar duygular birer ‘bilgi’dir. Bu yüzden insan duyguları akıl süzgecinden geçirebilir ve yanlış bilgileri doğru bilgilerden ayırabilir. Bu işlemden geçirme bir yaşam düsturuna dönüştüğünde duygularımız tamamen ‘doğru’ olur. O zaman da doğa ile gerçekten birleşmiş oluruz.

Stoacılar, yaşamın iniş çıkışlarına çoğu zaman serinkanlı bir şekilde katlanma gücünü gösterirler. Fakat onlar için bile artık yaşamı sürdürmek istemeyecekleri bir an gelebilir. Onlara göre bu gibi durumlarda yapılacak en akla yatkın şey acısız bir yoldan yaşama son vermektir.

Son olarak stoacı felsefecilerden günlük yaşama dokunan bazı alıntılarına bakalım:

Başkalarından üstün olmamız önemli değildir, önemli olan dünkü halimizden üstün olmamızdır. Seneca

Öleceğimiz düşüncesi gece gündüz her an içimizdeyken, yaşamaktan nasıl zevk alabiliriz? Marcus Tullius Cicero

Bir insanın değerinin, ilgi duyduğu şeylerin değeriyle ölçüldüğünü aklından çıkarma. Marcus Aurelius

Varlık çok şey sahibi olmak değil, az şey istemektir. Epiktetos

Niçin başkalarına odaklanmak yerine sizi içinizden alev alev saran kendi kötülüklerinize odaklanmıyorsunuz? Seneca

Kişi, kendisine yapılan iyiliği hatırlamalı, ancak iyiliği yapan da yaptığı iyiliği unutmalıdır. Marcus Tullius Cicero

Kesinlikle gerçekleştirmek istediğin şeyler için hızlan, boş umutları defet, eğer kendinle ilgiliysen, hâlâ mümkünken kendi yardımına kendin koş. Marcus Aurelius

Seçim seninse özgürsündür ve seçim seninse başka kimseyi suçlayamazsın. Epiktetos

Puanım
Bu gönderiyi değerlendirmek için tıklayın!
[Total: 0 Average: 0]
Nietzsche Neden Nietzsche?
3 (2)

“Az şeye sahip olanın köleliği de az olur, yaşasın asil yoksulluğum.” Friedrich Nietzsche

Bugün pos bıyıklı karizmatik filozof Nietzsche’yi konuşalım. Bazen anlaması zor olan sözlerini anlamlandırmaya çalışırken buluyoruz kendimizi ya da İnstagram, Facebook profillerimizin altına “bizi  öldürmeyen şey güçlendirir” yazıyoruz. Kimi bu sözün Nietzsche’ye ait olduğunu bilerek yazıyor kimi ise aaa hoş sözmüş zaten ben çok acı çekiyorum ama bakın yine de güçlüyüm diyerek birilerine gönderme yapmak için yazıyor. Kendisi oldukça ilginç bir filozof öyle ki 44 yaşında zihinsel bir çöküş yaşıyor. Bir gün sahibinden dayak yiyen atı görüp hızla onun yanına koşup sarılarak “seni anlıyorum” deyip haykırarak ağlamış. Ardından 11 yıl bir daha kalkmamak üzere yere yığılmış. 11 yıl sonra da ölüyor. Nietzsche’yi bu kadar zihinsel çöküşe uğratan şey neydi acaba? Problemleri evet çoktu ama bizi öldürmeyen şey güçlendirir. Ailesiyle arası çok kötüydü, sevdiği kadın onu reddetmişti, hayatta anlamlandıramadığı şeyler vardı. Okul hayatında özellikle Antik Yunan konusunda üstün başarı sağlayarak 24 yaşında profesör unvanını almıştı. Ama diyorum ya ilginç birisi iş arkadaşlarından bıkıp okulu bırakmıştı. Ardından İsveç’e giderek eserleri üzerine yoğunlaşmayı tercih etti.

Felsefeye ilk adımı Arthur Schopenhauer ile atmış. Schopenhauer’in bir başyapıt kitabını alıp eve giden Nietzsche,

“Kendimi bu yeni hazinemle birlikte bir koltuğun köşesine attım ve o dinamik, kasvetli dâhinin benim üzerimde çalışmasına izin verdim” 

der Nietzsche. İlk önce Schopenhauer’in felsefesini benimseyecek fakat sonra felsefeye birçok eleştiri getirecek. Hatta filozoflardan birçoğunun Nietzsche’nin eleştirisinden nasibini almayan yoktur derler. Nietzsche, eleştirilerinde hiçbir zaman saygı sınırlarını aşan biri olmamış. Hatta Schopenhauer’i eleştirse bile ona o kadar hayran ki onu yarı tanrı olarak görür. Hocası Schopenhaur eğer hayatımızda bir acı varsa bundan zihinsel olarak kaçmalıyız der. Nietzsche ise tam tersi öldürmeyen acının bizi güçlendirdiğini söyler. Aksine eğer acılarımızdan kaçarsak korkaklık etmiş oluruz, o acıların bizi daha olgunlaştırmasına izin vermeliyiz onun gözünde. Kimine göre mantıklı bir bakış açısı kimine göre ise değil. Bu tartışılır. Acılarımızı sonuna kadar tadını çıkararak yaşamalıyız ona göre ama bu nasıl olur ki? Bakın bu benim aklıma yatmadı işte. Yani sonuna kadar bir şeyden acı duyuyorsam nasıl tadını çıkarabilirim değil mi? Ama bu Nietzsche çok da sorgulamamak lazım 🙂

Tanrı Ölmüş Müdür? 

“Tanrı öldü, onu biz öldürdük”

Mutlaka bu sözü duymuşsunuzdur. Evet Nietzsche burada neyi kastetti?  Aslında Nietzsche Tanrı’nın zaten var olmadığını, onu insanların hayalini süsleyen ve zor zamanlarında sığınılacak bir liman olarak gördüklerini, tamamen insanların hayal gücü olduğunu söyler. İnsanlar da bu hayale inanıp kendilerince bir erdem oluşturuyorlar ama bu erdem herkes için geçerli olan bir erdem değildi sadece üst-insanların sahip olabileceği bir erdemdi. Nietzsche yeni bir ahlak anlayışı yaratmak istiyordu. İşte aradığı yeni ahlak anlayışı Tanrı’nın ölümüydü. Nietzsche, Hristiyanlığı çok sert eleştirdi. Hristiyanlığın en temel değerlerinden olan merhamet kavramına da sonuna kadar karşı çıktı. Çünkü ona göre merhamet insanların zayıf noktalarıydı. Bu merhamet anlayışını savunan tüm filozofları acımasızca eleştirdi.

Gelelim Üst-İnsan Anlayışına 

Nietzsche, eşitliği savunan bir filozof değildi. Ona göre insanlar arasında korkunç bir nitelik farkı vardı. Bazı insanları hayvanlardan ayıran çok az özelliğin olduğunu söyleyen Nietzsche, üst-insan için ise geçerli olan tek ahlaki değerin onların güç istençleri olduğunu söyler. Yani insanların iyi şeylere ulaşıp mutluluğu yakalamak için acı çekmeleri gerektiğini savunur. İnsan acı çekebildiği kadar özgürdür ona göre. Ne kadar takmış bu acı çekmeye düşününce belki de hayatında çok büyük acılarla baş etmek zorunda kaldı kim bilir. Üst insanların başkalarından önce kendilerini düşünmesi ve kendileri için savaş vermeleri gerektiğini vurgular hep. Yani o zaman insanlar bencil mi olmalıdır? Evet insanlar bencil olmalı, merhamet gibi olan tüm duygulardan kendini arındırmalıdır. Ancak böyle üst-insan olabilirdi.

Düşününce bazı fikirleri çok acımasızca  sanki ama hayatta kalabilmek için de böyle mi olmak gereklidir? Malum hep güçsüzün ezildiği bir düzen var. Sesin ne kadar gürse o kadar varsın aslında. Tabii herkes bu fikirleri benimsemek zorunda değil ben de hepsini benimsemiyorum ki ama şöyle bir gerçek var, Nietzsche hayatın acımasız yanlarını göstermek için tüm felsefesini konuşturmuş gibi. İşin daha ilgin. yanı ise Nietzsche öldükten sonra kız kardeşi onu Nazi yanlısı göstermek için elinden geleni yapmış. İnsanların aklına Nazi geldiğinde Nietzsche de gelsin istemiş. Başarılı oldu mu emin değilim ama bilinen bir gerçek var ki Nietzsche Hitler gibi üstün bir ırk yaratmaya, en üstün ırkın kendi ırkları olduğunu iddia eder gibi bir yazısına rastlamadım.  Nietzsche’yi Nietzsche yapan acaba sıradan bir felsefe ortaya koymamış olmaması mıdır?

 

“Bir ülkede akıl ve sanattan çok servete değer verilirse bilinmelidir ki, orada keseler şişmiş, kafalar boşalmıştır.”

Sizin de Nietzsche’nin bu sözü benim için çok kıymetli dediğiniz varsa yorumlarda buluşalım 🙂

Puanım
Bu gönderiyi değerlendirmek için tıklayın!
[Total: 2 Average: 3]
error: İçerik korumalıdır!!