Arama:
Kitapları Tanıyalım
0 (0)

 

Kitaplar Benim Dünyam adlı blog yazıma Horoce’nin bir sözü ile başlamıştım. Ve yazımı bu sözün etrafında devam ettirmiştim. Bunda çok değer verdiğim bir yazar ve bu yazarın çok sevdiğim, okumaktan çok keyif aldığım hatta öyle ki ikince kez tekrar okumaya başladığım bir kitabı ile ilgili yazıyorum. Kimberley Freeman 22 Aralık 1970 Londra doğumlu. Asıl adı Kim Wilkins olan yazar eserlerinde Kimberley Fremen takma adını kullanıyor. Kendisi Queensland2de yaşayan yazar Avusturyalı bir popüler kurgu yazarıdır. Kimberley Freeman benim o çok beğendiğim yukarıda ki eserinde ikik kız kardeşlerin hikayesini, müzik dolu hayat hikayesini anlatmış.

Kitabın özeti;

Yeni doğan ikiz kız kardeşler birisi Alman ve diğeri İngiliz iki aileye veriliyor. İkiz kız kardeşler büyürken kendilerini müziğe adıyor. Müziği yaşamlarının bir parçası haline getiriyor. İngiliz aileye verilen kız aile konusunda pek şanslı sayılmaz bu yüzden reşit yaşa gelince evden kaçar ve böylece en büyük hayali olan müzik dünyasına girmiş olur. Alman aileye verilen kız kardeş diğerine oranla biraz daha şanslıdır. Çünkü kendisini önemseyen bir ailesi anne babası vardır ve bununla da kalmaz babası yaşadıkları kasaba da çok popüler bir müzik eğitmenidir. Kızında müziğe çok ilgisi vardır ve babası onu destekler. Fakat annesinin vefatıyla her şey değişir. İlerleyen zamanlarda işler kötüye gider. Ama kitabın sonlarına doğru Alman kız Opera sanatçısı olmayı başarır diğeri zaten pop dünyasına adım atmıştır. Olaylar böyle gelişirken ikiz kız kardeşlerin yolu Avusturalya’ya düşer. Aksiyon dolu bir hayatları vardır. Yaşadıkları aksiyonlar onları bir araya getirir, tanışıp birleşirler ve kitap böylece son bulur.

Bu kitap 800 gibi bir sayfa sayısına sahip. Bu kitabı okumak biraz zamanınızı alabilir ama gerçekten okuduğunuza değecek bir kitap. Kesinlikle okumanızı tavsiye ederim.

Puanım
Bu gönderiyi değerlendirmek için tıklayın!
[Total: 0 Average: 0]
Dostoyevski Gibi
0 (0)

“Hayatta hep mutlu olursam, hayalini kuracak neyim kalır?”

Diyordu Dostoyevski… Kitaplarını okuduğumda düşündüğüm tek şey “evet ben o karakterim ve onun yerinde ben olsam ne yapardım” oluyor. Karakter çözümlemelerini o kadar iyi yapıyor ki bir şekilde siz o karakterin ruhuna, psikolojisine bürünmüş oluyorsunuz. Kitabın sonuna kadar karakter ne hissediyorsa siz de onu hissediyorsunuz. Çatışıyor ve kızıyorsunuz arada bazen de çok üzülüyorsunuz. Evet, bahsettiğim kişi tabii ki Rus edebiyatının en değerli roman yazarlarından olan Fyodor Dostoyevski. Dostoyevski okumanın insana çok şey kattığını ve katacağını düşünüyorum. Gerçekten olaylara daha farklı gözle bakmaya başlıyorsunuz. Bu kadar övdüğüm bir yazarın hayatını merak edip araştırmamak olmazdı değil mi? Özellikle kitaplarında en dikkatimi çeken şeylerden biri de karakterlerin yoksulluğunu size o kadar iyi anlatıyor ki ben asıl bundan çıkamıyorum. Bu kadar olmaz diyorsunuz ama oluyor işte. Çünkü kendisinin de yaşamı boyunca yoksulluk yakasını bırakmamış. Ehh gelin biraz Dostoyevski’yi tanıyalım..

Dostoyevski, 1821’de Moskova’da yoksul bir ailenin evladı olarak dünyaya geldi. Bu yoksulluk öyle bir şey ki siz düşünün yazarlığı bile onu yoksulluktan kurtaramadı. Babası alkolik bir doktordu. Annesi ise hasta bir kadındı. Çok mutsuz bir çocukluk geçiren Dostoyevski, altı çocuklu ailenin ikinci çocuğuydu. Babası çok sert annesi ise hep hor görülen birisi olmuş. Genç yaşta önce annesini sonra da babasını kaybetti tüberküloz hastalığı yüzünden. Onun için hiçbir zaman sıradan insanların mutluluğunu yaşamamıştır denir. Ama Dostoyevski çok mutlu bir hayat yaşasaydı acaba böyle birbirinden mükemmel eserler ortaya çıkarabilir miydi? Zaten Dostoyevski’ye göre:

“Ruhu yüceltecek bir acı, bayağı bir mutluluktan çok daha üstün nitelik taşıyor.”

Petersburg’da mühendislik okuduktan sonra edebiyata yönelmiş. Yoluna abisiyle devam eden Dostoyevski, kumar oynamış, bohem çevreler edinmiş, idam mahkûmu bile olmuş. Neyse ki son anda kurtulmuş. Para kazanmak için geceleri kitap çevirileri yaptı. Bu dönemde ilk romanı olan “İnsancıkları” eserini yazdı. Ve bu eserden sonra onun için “yeni bir Gogol yetişiyor” denildi. 1846’da Petraşevski’le tanıştı ve Çar’a karşı başarısız ayaklanmalar gerçekleştirdi. Bir gece odasında otururken askerler odasını basarak sorgusuz sualsiz Dostoyevski’yi bir hücreye kapattılar. 10 ay boyunca neden tutuklandığını söylemediler. Hüküm gelmişti artık. Ölüm. Diğer isyancılarla birlikte idam gömleği giymiş meydanda beklerken son anda emri veren subay ölüm cezasını hapis cezasına çevirdiğini açıkladı. Cezası artık 4 yıl kürek, 4 yıl da adi hapis olmuştu. Cezasının ardından sırf dul bir kadına acıdığı için onunla evlendi. Petersburg’a geri döndüğünde eskisi kadar tanınmıyordu artık. Tekrar şöhreti yakalaması “Ölüler Evinden Notlar” ile oldu. Ardından bir gazete kurmuştu ve o da yasaklandı. Yine onu zor günler bekliyordu. Önce karısını kaybetti ardından abisini ve sonra da karısını. Hepsinin ölümü peş peşe gelmişti. Sara hastalığı hala onunlaydı. Sara hastalığı o kadar ilerledi ki beynini uyuşturuyor, ağzından köpükleri geliyor, vücudunu bir titreme alıyordu. Geçirdiği nöbetler ona hep bir şeyleri unutturuyordu. Yazdığı romanı ve karakterlerini unutuyor sonra tekrardan hatırlıyor ta ki yeni nöbet geçirene kadar. Arından kendini kumara verdi, sonra ikinci evliliğini yaptı ama hala çok yoksulluk çekiyordu. Kızını kaybetti. Sanki tüm yaşadığı yoksulluğu, acıları kitaplarındaki karakterlerle bütünleştirmişti. 52 yaşında Rusya’ya döndü ve burada “Karamazov Kardeşleri” yazdı. Tekrar özlediği o zafere kavuşmuş oldu bu eserle. Katıldığı bir konferansta ondan konuşma yapması istendi. O kadar kendinden geçerek bir konuşma yaptı ki dinleyiciler arasında heyecandan baygınlık geçirenler oldu. Diğer konuşmacılar kendi sürelerini ona verdiler daha fazla Dostoyevski dinleyebilmek için. 1881 yılında bir işçi mahallesinde kaldığı evde öldü. Haber alan kişiler bu ölüyü görmek için uzaklardan geldiler. Üzerine binlerce süs çiçeği konuldu. Cenaze töreni yaklaşık 30 bin kişinin katılımıyla gerçekleşti.

İşte böyle bir yazarın değeri de ne yazık ki her zaman olduğu gibi ölünce bilinmiş. Ardında çok çok kıymetli eserler bıraktı. Eğer okumayan varsa en azından bir eserini okumalı diye düşünüyorum. Kısacak yaşamına çok şey sığdırmış bir Dostoyevski…

“Aslında insanı en çok acıtan şey; hayal kırıklıkları değil. Yaşanması mümkünken, yaşayamadığı mutluluklardır…”

 

Puanım
Bu gönderiyi değerlendirmek için tıklayın!
[Total: 0 Average: 0]
Biraz Albert Camus
5 (2)

“İnsanın her gün yaptığı en iyi şey intihar etmemeye karar vermektir.”

Bugün kendisini Yabancı kitabıyla tanıdığım bir yazarı anlatmak istiyorum. Albert Camus. Her zaman bir kitap okuyacaksam önce o yazarın hayatına kısaca göz atarım ki bu kitabı hangi sosyal şartlarda, hangi psikolojide ele almış bana birçok fikir verir. Ve gerçekten kitapta bunun birçok yansımasını da görürüm. Kendisi 20. Yüzyılın en güçlü yazarlarından. Albert Camus abimizin fikirleri pek ilginç. Mesela kendisi felsefe fakültesini bitirmiş ama kendisine hiçbir zaman filozof dememiş. Henüz 2 yaşındayken babası savaşta ölmüş. Annesi ise temizlik yaparak Albert’e bakmaya çalışmış. Kendisini bu dünyada hep bir yabancı hissetmiş. Anlam arayışının saçma gereksiz olduğunu bazı şeylerin öylesine yaşayıp gidilmesi gerektiğini düşünen birisi. Ama yine de yaşamak ve mutlu olmak için çabalamak gerektiğini vurgulamış. Absürdizmin öncülerinden fakat bunu da reddediyor. Çünkü bu şekilde terimlerle anılmak ona göre değil. Tiyatro kurmuş, gazete ve dergi çıkarmış, parti kurmuş. Birçok alanda aktif olarak çalışmış yani. Albert Camus hayatta bir taş olmak istermiş çünkü ne kadar basit ve küçük bir yaşamı olursa o kadar mutlu olacağını düşünüyormuş.

“Sözün gelişi ‘dostlarım’ diyorum, dostum yok artık, sadece suç ortaklarım var. Onların da sayısı pek çoğaldı, bütün insanlar suç ortağım benim. En başta da siz geliyorsunuz. Kim yanımdaysa birinci odur.”

“Ateşten ve yiyecekten yoksun bir insan için özgürlük, hiç de acelesi olmayan bir lükstür.”

1957 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanana ikinci genç oldu. Genç yaşta vereme yakalandı. Hayatındaki en önemli iki olay, yaptığı evlilik ve Fransız Komünist Partisi’ne katılması oldu. Evliliği kısa sürdü çünkü eşi hem morfin bağımlısıydı hem de Camus’a sadakat göstermedi. İkinci evliliği ise piyanist ve matematikçi olan Francine Faure ile oldu. Bu evlilikten ikiz çocukları oldu.  Ödülü aldıktan 3 yıl sonra da absürt olarak nitelendirdiği trafik kazasında hayatını kaybetti. Kitaplarını okuduğunuzda da aslında Albert Camus’u anlamak mümkün. Hep inandığı şey neyse onu savunan birisi oldu. Hep umudu ve yaşamayı savunan birisi oldu. Bu değerli yazarı tanımanızı, kitaplarını okuyup anlamanızı çok isterim. Yazımı yine Albert Camus’un bir sözüyle bitirmek isterim. Sözleri de kendisi gibi insanlar üzerinde derin bir etki bırakıyor sanki…

“Korkunç bir bırakılmışlık duygusu. Dünyanın bütün varlıklarını göğsüme sarsam bile, kendimi hiçbir şeyden koruyamazdım.”

 

 

Puanım
Bu gönderiyi değerlendirmek için tıklayın!
[Total: 2 Average: 5]
error: İçerik korumalıdır!!