Arama:
Mihriban Türküsünün Hikayesi
0 (0)

 

 

 

Mihriban şiiri Abdürrahim Karakoç’a ait bir şiirdir. 1960 yılında yazılmıştır Türk halk müziği sanatçısı Musa Eroğlu Mihriban Türküsünü seslendirmiştir. Türküyü bilmeyenimiz yoktur. Bir dolmuşta sabah sersemliği ile mutlaka dinlemişizdir. Uzun gecelerde yarenimiz olmuştur belki de…

 

 

 

Sarı saçlarına deli gönlümü,

                 Bağlamışlar çözülmüyor Mihriban.

                    Ayrılıktan zor belleme ölümü,

           Görmeyince sezilmiyor Mihriban.

Yar deyince kalem elden düşüyor,

Gözlerim görmüyor aklım şaşıyor.

Lambada titreyen alev üşüyor,

Aşk kâğıda yazılmıyor Mihriban.

Önce naz sonra söz ve sonra hile

Sevilen seveni düşürür dile

Seneler asırlar değişse bile

Eski töre bozulmuyor Mihriban

Tabiplerde ilaç yoktur yarama,

Aşk deyince ötesini arama.

Her nesnenin bir bitimi var ama.

Aşka hudut çizilmiyor Mihriban

Boşa bağlanmamış bülbül gülüne

Kar koysan köz olur aşkın külüne

Şaştım kara bahtım tahammülüme

Taşa çalsam ezilmiyor Mihriban

Tarife sığmıyor aşkın anlamı

Ancak çeken bilir bu derdi gamı

Bir kör düğüm baştan sona tamamı

Çözemedim çözülmüyor Mihriban…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ne anlam yüklü dizler. Abdürrahim Karakoç gençlik yıllarında aşık olur. Delicesine sever ve sevilir. Köy düğününde karşılar Abdürrahim bu satırları aşkıyla yazdığı kadınla. Gördüğü kız ailesiyle komşunun düğününe gelen misafir kızdır. Misafirlikleri sıklaştıkça aşkları da bir kuşun yuvasını ilmek ilmek emekle yaptığı gibi ilerler. Abdürrahim bir sabah uyanır ve aşık olduğu kadının gittiğini öğrenir. Kadın dediğime bakmayın yaşları oldukça küçüktür. Ailesi Abdürrahim’in günden güne eridiğini üzüldüğünü görür ve kızı bulmaya çalışırlar. Kızın Kahraman Maraş’ta olduğunu öğrenirler. Kızı bulmak için Maraş’a giderler.  Önce kızımız küçük diyerek, bahane bulurlar. Bakarlar ki Abdürrahim’in ailesi oğulları için oldukça ısrarcıdır, gerçeği söylerler, kız nişanlıdır… Ailesi bu durumu Abdürrahim’e nasıl anlatılacağını bilemez ama bizim aşık çoktan anlamıştır durumu. Nişanlı olduğunu öğrendiğinde ise bir daha adını dahi duymak istemez ama yedi yıl sonra anlar ki mahlası Mihriban olan kızı kör kütük seviyordur. Ve su dizeleri yazar: Sarı saçlarına deli gönlümü, Bağlamışlar çözülmüyor Mihriban. Ayrılıktan zor belleme ölümü, Görmeyince sezilmiyor Mihriban… Bu dizleri duymayan  kalmaz ve ülke çapında da ünlenmiştir şiir. Türkü dilden dile dolanmıştır. Mihriban da dinlemiştir türküyü ve Abdürrahim’e bir mektup yazar. “Şiirinde sanki bana sesleniyor gibiydin… Benim seni unuttuğumu sanma… Ben de hala seni sevmekteyim ve bu aşk bitmeyecek… Sen bende esen eski kavak yelisin ve seni unutmam mümkün değil…” ‘Unutmak kolay değil’ der. Abdürrahim durur mu çaresizliği en güzel dile getiren adamdır o. İkinci bir şiir yazar ve şiiri ‘ Unutmak kolay değil’ ifadelerine karşılık vererek başlar.

 

“Unutmak kolay mı? ” deme,

Unutursun Mihriban’ım.

Oğlun, kızın olsun hele

Unutursun Mihriban’ım.

Zaman erir kelep kelep…

Meyve dalında kalmaz hep.

Unutturur birçok sebep,

Unutursun Mihriban’ım.

Yıllar sinene yaslanır;

Hatıraların paslanır.

Bu deli gönlün uslanır.

Unutursun Mihriban’ım.

Süt emerdin gündüz-gece

Unuttun ya, büyüyünce…

Ha işte tıpkı öylece,

Unutursun Mihriban’ım.

Gün geçer, azalır sevgi;

Değişir her şeyin rengi.

Bugün değil, yarın belki,

Unutursun Mihriban’ım.

Düzen böyle bu gemide;

Eskiler yiter yenide.

Beni değil, sen seni de,

Unutursun Mihriban’ım.

Ne sevdalar var yürek yakan. Ne sevdalar var dilsiz kalan. Yani demem o ki bizlerin dilinde dolanan ‘Mihriban’ türküsü ne kadar büyük bir aşkın meyvesiymiş ki her dinleyişimizde yürekleri yakıyor. Bu türküyü bir sonraki dinleyişinizde aklınızda canlanan hikayesi sizleri başka düşlere yönlendirebilir belki… Abdürrahim Karakoç gibi seven insanların da var olduğunu hatırlarız hiç değilse.

Puanım
Bu gönderiyi değerlendirmek için tıklayın!
[Total: 0 Average: 0]
Nerede O Eski Bayramlar
0 (0)

Çok değil beş, on yıl öncesine kadar ‘Nerede o eski bayramlar’ şeklinde yapılan sitemlere anlam veremezdim. Ama yavaş yavaş bende bu sitemi dile getirirken buldum kendimi. Hem de içli içli söylüyorum. Ahh, nerede o eski bayramlar!  Bayramlar dolu dolu geçiyordu. Ziyaretler yapılıyor, yeni kıyafetler alınıyor ve istemsizce bir mutluluk sarıyordu içimizi. Gelin çocukluğumdaki bayramları anlatayım sizlere… Erken kalkıyor, yeni ve temiz elbiselerimi giyiyordum. Evdeki erkekler Bayram namazına gidiyordu ve bende kahvaltı yapmak için gelmelerini dört gözle bekliyordum. Zilin çalışında duyduğum sevinci tarif edemiyorum sizlere. Altı üstü her gün rutin olarak yaptığımız şey, neden mutlu olduğumu yeni yeni anlıyorum. Çünkü bayram ve o günün değerli oluşu beni heyecanlandırıyordu. İki kat daha özenli davranıyordum.  Kahvaltı sonrası aile büyükleri sıraya geçer ve teker teker ellerini öperdim. Benden 15 gün küçük kuzenim ile hep bu yüzden kavga ederdik. Ne olacak sanki o daha önce dedemin elini öpse. Çocukluk işte ilk önce ben öpmeliyim. Öpmeliyim ki bayram harçlığını önce ben almalıyım. Harçlık demişken sadece ben değilim değil mi bayram sonrası topladığım harçlıkları sayıp önceki yıllarla kıyaslayan? Şuan kuzenimle tartışmam belki ama sonrasında düşündüğümde oldukça samimi geliyor. Sarmalar, baklavalar şekerler Allah’ım… Bayramları sırf bu üçlü için bile sevebilirim.  Ve olmazsa olmazlardan biri de bayram gezmeleri. Yapılan sohbetler, o ortamın samimiliğini hiçbir yerde bulamayız belki de günümüzde. Ama ne yazık ki günümüz koşullarında bu saydıklarımın neredeyse tamamı dijitale taşınmış durumda. Çalışma hayatına ve hayatın genel akışına o kadar kaptırmışız ki kendimizi değerlerimizi unutacak duruma geldik. Bunda teknolojinin ilerlemesi ve dijitalleşmenin çok büyük rolü olduğunu düşünüyorum. Hayat pahalılaştıkça insanlar kendi lüksleri ve rahatları için belli ritüelleri es geçebiliyor. Bayramlar tatil olarak algılanıyor. Bayram ziyaretleri telefon ve bilgisayarlarda yer alan görüntülü konuşma özelliği ile yapılıyor. Hatta ve hatta bayram harçlıkları da internet üzerinden sahiplerine ulaştırılıyor. Peki ya nerede bu bayramın anlam ve önemi.  

Türk kültüründe oldukça önemli olan bu kavram anlamsızlaştırılıyor. Bahanemiz de hazır. Çok yoruldum. Çok çalıştım. Kendime vakit ayıramadım. Dinlenmem lazım… Bu konu ile ilgili bir belgesel izlemiştim. Kültürümüz ve değerlerimiz yavaş yavaş yok olmaya başlıyor. Gelişmeden bahsediyorken kültürel olarak geriliyoruz. Çocuklarımız ve yakınlarımızla kurulan sıcak sohbet ortamlarını dijitalde bulamıyoruz. Bulunmasını da bekleyemeyiz. Benden sonraki nesillerin bayramlar hakkında şehir efsaneleri gibi bahsetmeleri taraftarı değilim. Kültürsüz millet olmaz. Kültürümüze, örf, adet, gelenek ve göreneklerimize sahip çıkalım. Yaşayalım ve yaşatalım. Unutmayalım ki: “Biz her şeyi gençliğe bırakacağız… Geleceğin ümidi, ışıklı çiçekleri onlardır. Bütün ümidim gençliktedir.” Diyen atanın çocuklarıyız!

Puanım
Bu gönderiyi değerlendirmek için tıklayın!
[Total: 0 Average: 0]
Kadın Olmak!
0 (0)

Türk Dil Kurumunda “kadın” kelimesi şöyle ifade edilmektedir:

  1.  İsim Erişkin dişi insan, hatun, hatun kişi, zen: “Yanlarında, kendileriyle ahbaplık edecek dostlar, hizmetlerine koşacak kadınlar veya erkekler görmek isterler.” – Abdülhak Şinasi Hisar
  2.  Sıfat Analık veya ev yönetimi bakımından gereken erdemleri, becerileri olan.
  3. İsim, mecaz Hizmetçi bayan.
  4. İsim, eskimiş Bayan. Şeklindedir. Bu bilgi burada dursun.

 

  İnsanlar bir toplum bir alan içerisinde belirli konumlarda yer almaktadır. İnsanlar belli bir kültürün, toplumsal yapının ve dolayısıyla dilin içine doğarlar. İçine doğdukları dil insanlara belirli anlam kategorileri ve kavramları sunar. Bu kavramlardan biri de ‘Kadın’dır. Kadın dişilik, annelik, evlatlık gibi statülerle tanımlanabilir bazı kesimler tarafından. Ama kadın olmak seni diğer insanlardan ayrı kılmaz. Ya da ayrıcalıklı yapmaz. Kadın ne olursa olsun, toplumun birçok alanında ikincil bir statü sahibi, ezilen, üstü açık veya kapalı bir şekilde baskı gören, bir aile düzeni içinde çalışıyor da olsa eve gelince yemek yapmak zorunda olan ve bu gibi yaptırımlar yüzünden erkekle ve ataerkil toplumla devamlı mücadele edendir.

                  “Kadınların haklarını yerine getirme husûsunda Allâh’tan korkunuz! Zîrâ siz onları Allâh’ın bir emâneti olarak aldınız.” İfadeleri peygamberimize aittir. Zira Allah’ın peygamberi dahi kadınları el üstünde tutar iken ikinci plana atılmaları, toplumdan soyutlanmaları ve ötekileştirilmeleri ne kadar doğru? Kadın elinin hamuru ile erkek işine karışmayacak! Hadi ya… Kadınlar kendi ayakları üzerinde durabilecek ve başkalarına minnet etmeden yaşayabilecektir. Bazı kesimler tarafından çok farklı anlaşıyor ki kadınlar şiddete maruz kalıyor, psikolojik baskı kuruluyor hatta ve hatta öldürülüyor… Hangi anne ölümü hak ediyor? Hangi evlat gözünün önünde annesine şiddette bulunulmasını anlayışla karşılayabiliyor? Hangi toplum bunu kabul ediyor? Tüm bu soru işaretlerini toplum olarak düşünmeli ve bir yere konumlandırmalıyız. Askıda kalan her konuya bir virgül atıp yaşantımıza devam ediyoruz. Sen kız çocuğusun onu yapamazsın diyerek büyütmemeliyiz çocuklarımızı. Doğruyu yanlışı anlatmalıyız. Şiddet görülen bir yerde durulmaması gerektiğini, susulmaması gereken konular olduğunu ve sırf cinsiyet ayrılıkları yüzünden ayrıştırma yapılmaması gerektiğini ilke edinmeliyiz belki de. Kadın okur! Kadın gezer! Kadın konuşabilir! Kadın istediği saatte dışarıya çıkabilir! Kadın ekonomik özgürlüğünü eline alabilir! Kadın başarılı olur! Kadın erkeklerin yaptığı her şeyi yapabilir! Çünkü kadın da bir insandır! Erkekler ve kadınlar bu sözlerim sizlere; ön yargı insanı bir statüye getirmez. Başarılı kadın elinizden mesleğinizi almaz. Aciz ve güçsüz değildir. Aksine destekleyici ve yapıcıdır. Şefkatli ve hassas oluşu güçsüzlük ibaresi değildir. Peygamber efendimizin sizlere nasihat şudur ki unutmayın, unutmayalım; “Allah sizden; kadınlara karşı iyi ve hayırlı olmanızı ister; çünkü onlar, sizin analarınız, kızlarınız veya teyzelerinizdir.” Her kadına bir anneye yaklaştığınız gibi yaklaşın ve onları destekleyin…

Puanım
Bu gönderiyi değerlendirmek için tıklayın!
[Total: 0 Average: 0]
Hayale Bir Dokunuş Yeter
0 (0)

                    2009 tarihli, Pixar yapımı ‘Yukarı Bak ’ (UP) filmini izlediğimde aklımda çağrışan düşüncenin, hayallerin peşinden gitmek oluğuydu. Hayal kurmak görmediğimiz ve dokunamadığımız; ancak istediğimiz bir şekilde yaratabileceğimiz bir dünyayı düşlemektir. İnsanlar birçok kez hayal kurmamamız gerektiğini söylerler ama hayaller yapmak istediklerimizin bir taslağı değil midir? Düşlediğimiz yoldaki ilk adımlarımızı atmamıza yardım eder. Birlikte hayal kurduğumuz insanların, hayalleri, gerçekleştirmeden hayatımızdan çıkmış olmaları o hayallerin yarım kalacağı anlamına gelmez. Hayat devam etmeyecekmiş gibi geçmişte kalmanın anamı yoktur. Önemli olan hayallere ulaşmak değil; yalnızlık çektiğimiz dönemlerde bize el uzatan, bizi seven insanları kırmamak ve değerini bilmektir. Bazı zamanlarda hayallere ulaşıldığına ise beklenilen haz ve mutluluk bize yeterli gelmeyebilir.

            Filmde yer alan gökdelenler ve bahçeli ev gibi hayal ve geçeklik arasında uçurum oluşabilir. Bahçeli evi, kendilerine ait bir dönüştürdüklerini ve hayatlarının sonuna kadar orda mutlu olacaklarını düşünmüşlerdir. Carrl, Ellie’nin ölümünden sonra birlikte yapmış oldukları aktiviteler, düşünerek anılarla dolu evinden kopamamıştır. Kentleşme ile birlikte evine talip olan müteahhite,sanki anılarını Carl’dan alıyormuşçasına tepki göstermiştir. Büyük binalar arasında kalan bahçeli ev içeriğe uygun şekilde hayalleri, mutluluğu ve umudu yansıtmaktadır. Carl’ın hayatına Elle’den sonra ilk kez giren Russell olmuştur. Hayalperest, kararlı, eğlenceli ve macera düşkünü oluşuyla Ellie’yi çağrıştırmaktadır. İnsan hayatının değişimi için bir söz, bir eylem, bazen ise bir insan gerekir. Bu yüzden Carl2ın hayatı, Russell ve sevimli dostları ile renklenmiştir. Carl’ın Kevin’i kurtarması, anılarından ayrılıp gerçek hayata döndüğü ilk an olmuştur.  Hayatta geçmiş anılar gibi gelecekte yaşanacak alayların sonrasında, güzel anılar olabileceği ihtimalini aklımızdan çıkartmayalım. Peşinde koştuğumuz hayaller bazen gerçekten çok uzak ve aklımızda şekillenenden çok farklı olabilir. Hayallerin gerçekliği noktasında kendimizi kandırmamamız gerekiyor. Film, izleyiciyi hayal etmeye davet ediyor ve araştırıp keşfedebileceği sonsuz mekan seçenekleri sunuyor. Renkli ve hareketli halleriyle çocuklara ve yetişkinlere; görsel, işitsel unsurları bir arada hitap edecek şekilde sunuyor. Kişilerin bilinçaltlarına ekilen fikirler, hayatın herhangi bir alanında pratiğe dökülecek bir davranış olarak karşımıza çıkabilir. Filmde yer alan kötü karakter Charles Muntz, hayvanları koleksiyonuna eklemek amacıyla öldürürken; Carl ve Russel’ın hayvan sevgisi aşılaması ve kenilerine dost edinmeleri, filmi seyreden izleyici kitlesine hayvan sevgisiyle birlikte hayvanların, insanlara canları pahasına arkadaşlık ettiğini söyleyebiliriz. Animasyonlarda ölüm gibi tatsız konular genelde işlenmemektedir. Gerçekliği, filmin kilit noktasına yerleştirerek; Carl’ın Ellie öldükten sonra bile aile bağlarına önem verdiği, Ellie’nin hayatta olduğu süre zarfında kurmuş oldukları yaşantıya değer verdiği görülmektedir.

 

            Aklımız Fantastik dünyaları, hem olası hem de imkansız durumları, milyonlarca rengi ve sınırsız sayıdaki ihtimalleri olağan kılar. Umut etmekten ve yaşamayı bırakmamalıyız. Hayatınıza giren insanlara ön yargıyla yaklaşmak yerine anlamayı ve dinlemeyi öğrenmeliyiz. Kimin hayatımızın hangi alanına ne şekilde dokunacağını bilemeyiz. Kim derdi ki, yaşlı bir ihtiyar ile izci bir çocuğun iyi anlaşacaklarını… Hayat Carl ve Russell gibi iki yaralı ve geçmişe özlem duyan insanın birbirine destek vermesi için bir olanak sağlamıştır. İnanalım ki, gerçek olsun. Üzenine düşünelim ki, gerçekliğe bir adım daha atmış olalım. Kısaca, hayal etmek var olmayan ile var olan arasındaki köprü kurmaktır.  Doğru zemin üzerine, doğru temelleri atalım yeter ki… 

Puanım
Bu gönderiyi değerlendirmek için tıklayın!
[Total: 0 Average: 0]
Ezgilerden Mısralara
0 (0)

Ezgiler bir duyguyu yansıtmak için yan yana getirilen notalardır. Mısralar da bir araya geldiklerinde bir bütün oluşturur ve şiir olmazlar mı? Bazen bir ses bizi eski bir anıya bir zaman bir duyguya taşıyor. Şarkılarda aradığımız şey tam da bu değil mi. Anlam yüklemek istediğimiz zamanlarda bizlerle birlikte oluyor. Üzülüyorum yanımda, seviniyorum yanımda önemli bir an kutlanacak yine yanımda… Açıkçası farkında değiliz ama müziksiz bir günümüz geçmiyor. Şiir ile ezgiyi nasıl bağdaştırdın diyebilirsiniz. Belki de haklısınız. Ama bir şiir okuduğumda müzik dinlediğimde hissettiğim duyguları hissediyorum. Örneğin,  ‘Gidişini Anlatıyorum’ Rıfat Ilgaz’ın yazmış olduğu bu şiir şöyledir:

Sen gidiyorsun ya işine yetişmek için

Saçlarını, gözlerini, ellerini

Neyin varsa toplayıp gidiyorsun ya

Her seferinde bir şey unutuyorsun sıcak

Termometrede yükselen çizgi çizgi

Kim bilir nerelerde soğuyorsun

Senin gözbebeklerin var ya kadın kadın gülen

İnsan insan bakan gözbebeklerin

Beni tutsa tutsa gözlerin tutar ayakta

Beni yıksa yıksa gözlerin yerle bir eder

Ne gelirse onlardan gelir bana

Çalışma gücü yaşama direnci

Mutluluk gibi kazanılması zor

Mutluluk gibi yitirilmesi kolay

Bir açarsın ki mutluyum

Bir kaparsın her şey elimden gitmiş

 

Eminim sizler de şiiri okuduğunuzda anlatmak istediğim şeyi anlamış olacaksınız. Hayatın o kadar içinden ve o kadar yüreğe dokunan bir yeri var ki mısraların. Şarkılara yüklediğimiz anlam gibi mısralara yüklediğimiz anlamlarda oldukça fazla.  Neşet Ertaş’ı tanımayan yoktur. Her mısrası buram buram Anadolu ve aşk kokar. Halkın içinden ve samimi olduğu o kadar bellidir ki…

 

Cahildim dünyanın rengine kandım

Hayale aldandım boşuna yandım

Seni ilelebet benimsin sandım

Ölürüm sevdiğim zehirim sensin

Evvelim sen oldun ahirim sensin

Sözüm yok şu benden kırıldığına

Gidip başka dala sarıldığına

Gönlüm inanmıyor ayrıldığına

Gözyaşım sen oldun kahirim sensin

Evvelim sen oldun ahirim sensin

Garibim can yakıp gönül kırmadım

Senden ayrı ben bir mekan kurmadım

Daha bir gönüle ikrar vermedim

Batınım sen oldun zahirim sensin

Evvelim sen oldun ahirim sensin

Neşet Ertaş

 

Şarkının melodisi ve mısraları nasıl ahenk ile dans ediyor. Sevda, aşk, çaresizlik, ayrılık, korku, özlem… Tüm bu duyguları harekete geçiriyor. Mısraları seslendirme olmadan okumuş olsaydık da aynı duyguları hissetmez miydik? Belki bu kadar yürekten bu kadar içeriden olmazdı. Ama şunu unutmayalım ki ezgilerden mısralara uzanan bir kapı mutlaka vardır. Olmadı mı o kapıyı açamadınız mı? O zaman mutlaka bir mısrada takılı kalır ve şarkıyı tesadüfen bir yerde duyarsanız o yolun görünmez ağlar ile çevrili olduğunu fark edeceksiniz.

 

Puanım
Bu gönderiyi değerlendirmek için tıklayın!
[Total: 0 Average: 0]
error: İçerik korumalıdır!!