Arama:
Yaprak Dökümü
0 (0)

Ali Rıza Bey, şair ruhlu, içine kapanık, kendi hâlinde dürüst bir insandır. Prensipleri kendi prensipleriyle bağdaşmayan insanlarla çalışmak istemediği için şirketteki memuriyetinden istifa eder; Üsküdar’daki evine çekilir.

Ali Rıza Beyin, Şevket isminde bir oğlu ile Fikret, Neclâ, Leylâ ve Ayşe adında dört kızı vardır.

Ali Rıza Bey, işten çıktığı sırada oğlu Şevket yüksek maaşla bir bankaya memur olur; evin bütün yükü onun üzerine biner. Şevket, babası gibi iyi yetişmiş, karakterli, namuslu bir gençtir. Ailesine de son derece bağlıdır. Babasının doğruluk ve namus uğruna işten istifa etmesini uygun bulur. Buna karşılık Ali Rıza Beyin hanımı Hayriye Hanım durumdan hiç memnun kalmaz. Bir süre sonra Şevket, Ferhunde adında hafif meşrep bir kadınla evlenir. Eğlenceye düşkün olan bu kadın, birbirinden genç, güzel ve hareketli, asrî olmaya meraklı olan Neclâ ve Leylâ’nın da karakterini bozar. Bir eğlence ve moda düşkünlüğü başlar. Evde sık sık partiler düzenlenir. Evin büyük kızı Fikret, yengesi ve kardeşleriyle anlaşamadığı ve bu durumdan hiç memnun olmadığı için en az babası kadar üzgün ve kırgındır. Hayriye Hanım, sırf kızlarına koca bulmak ümidiyle evde her değişikliğe razı olur. Şevket de olanlardan memnun kalmamasına rağmen belki de karısının tesiriyle kendisini bu hevese kaptırmıştır.

Evde gün geçtikçe itibarı düşen Ali Rıza Bey tekrar işe girmeyi düşünürse de başaramaz. Eğlenceler ve toplantılar için lüzumsuz yere para harcanan evde maddî sıkıntılar başlar; kavgalar, türlü rezaletler ve sefalet birbirini takip eder. Ali Rıza Bey, çocuklarındaki bu korkunç değişiklikler karşısındaki hayret, şaşkınlık ve acı içinde kıvranmaktadır. Evdeki bu anormal havaya ayak uyduramayacağını anlayan Fikret Adapazarı’na yaşlı, dul bir adama gelin gider. Böylelikle aile ağacının yapraklarından biri düşer. Ali Rıza Bey, çirkin durumlardan kurtarmak için kızlarını evlendirmeyi düşünür; fakat dürüst ve namuslu damat adayı bulamaz. Bu arada Şevket masrafları karşılamak için bankadan borç alır; sonra ödeyemez, hapse atılır. Böylece, ikinci yaprak düşer. Kocası hapisteyken Ferhunde evden kaçar. Bu üçüncü yaprağın düşüşü olur. Karısının kaçtığı haberini hapishanede babasından alan Şevket üzülmez, hatta bir belâdan kurtulduğu için memnun olur.

Ferhunde’nin kaçışı ile elebaşlarını kaybeden Leylâ ve Neclâ bocalarlar. Evde hakimiyet yine Ali Rıza Beyin eline geçer; toplantılara ve eğlencelere son verilir. Bu monoton hayat kızlara pek sıkıcı gelir; sırf bu havadan kurtulmak için Neclâ bin bir türlü hayaller kurarak, kendisini zengin gösteren bir Suriyeli ile evlenir. Fakat Suriye’ye gidince orada kocasının birkaç karısının daha olduğunu görür. Kendisini kurtarması için babasına mektuplar yazar. Bu dördüncü yaprağın düşüşüdür. Bu arada Leylâ kötü yola sapar. Ali Rıza Bey, kızını evden kovar. Leylâ bir avukatın metresi olur. Bu beşinci yaprağın düşüşüdür. Bu olaydan sonra Ali Rıza Beye hafif bir inme iner. Onu yiyip bitiren asıl hastalık içindedir. Leylâ da gittikten sonra ev büsbütün ıssız kalır. Hayriye Hanım bütün güç ve kuvvetini kaybeder. Leylâ yüzünden kocasına sık sık sitemlerde bulunur. Bunun üzerine Ali Rıza Bey, Adapazarı’na, Fikret’in yanına gider. Fakat aradığı huzuru orada da bulamaz; kalabalık bir aile hayatı içinde âdeta bir cehennem hayatı yaşayan Fikret, bütün iyi niyetine rağmen babasını yanında barındıracak durumda değildir. Bunun üzerine Ali Rıza Bey İstanbul’a döner, hastalığı ilerlediği için eve uğramadan hastahaneye yatar. Babasının hastalık haberini alan Leylâ onu hastahaneden çıkarır, kendi evine götürür. Taksim’deki lüks apartman katında hep birlikte rahat yaşamaya başlarlar. Ara sıra yolda eski kahve arkadaşları ile göz göze gelmese Ali Rıza Bey büsbütün huzur içinde olacaktır.

Puanım
Bu gönderiyi değerlendirmek için tıklayın!
[Total: 0 Average: 0]
Cesur Yeni Dünya
0 (0)

“Cesur Yeni Dünya” bizi “Ford’dan sonra 632 yılına” götürür. Bu dünyanın cesur insanları kapısında “Cemaat, Özdeşlik, İstikrar” yazan Londra Merkez Kuluçka ve Şartlandırma Merkezi’nde üretilirler. Kadınların döllenmesi yasak ve ayıp olduğu için, “annelik’ ve ‘babalık’ pornografik birer kavram olarak görülür Toplumsal istikrarın temel güvencesi olan şartlandırma hipnopedya -uykuda eğitim- ile sağlanır. Hipnopedya sayesinde herkes mutludur; herkes çalışır ve herkes eğlenir. “Herkes herkes içindir.”Cesur Yeni Dünya”nın önemi yalnızca ardılları için bir standart oluşturması ve karamsar bir gelecek tasarımının güçlü betimlemesiyle değil, aynı zamanda ‘birey yok edilse de süren macerasının’ sağlam bir üslupta anlatılmasıyla da ilgili. Huxley, yapıtını ütopa geleneğinin kuru anlatımının dışına çıkarıp ‘iyi edebiyat’ kategorisine yükseltiyor.

 

Cesur Yeni Dünya kitabına ilk başladığımda birçok değişik terim olduğu için zor okunacağını düşünmüştüm fakat beklediğimin tam aksine çok kısa sürede bitirdim ve yazarın hayal gücüne, bakış açısına hayran kaldım. Bilim kurgu kategorisinin en kült eserlerinden biri.

Aldous Huxley’in distopyası F.S 632 yılında geçiyor. ( F.S: Ford Sonrası ) Burada bahsi geçen Ford, T modeli ve seri üretimi bulmasıyla ünlü Henry Ford’tur. Ford adeta ilahlaştırılmış ve tanrı gibi görülmüştür. Aile ve ebeveynlik kavramlarının olmadığı bu ütopyada anne ve baba terimleri müstehcen ve yüz kızartıcı bir şey olarak görülmektedir. Çiftleşme olarak doğum barbarca görülmektedir. Bu nedenle “Londra Merkez Kuluçka ve Şartlandırma Merkezi” de döllenme şeklinde bebekler dünyaya getiriliyor. Daha doğmadan kaderleri belli olan bu bebekler sınıflara ayrılıyor. Epsilon, Gama, Delta, Alfa gibi isimleri olan sınıflara göre karakter ve kişilik özellikleri daha doğmadan belirleniyor. Örneğin bazı bebekler tropik bölgelerde yaşayacak, bazıları klora ve kurşuna dayanıklı kimya işçileri olacak bazıları ise duyusal film üreticileri olacaklardır. Buradaki amaçsa şöyle tanımlanıyor; “Tüm şartlandırılmaların amacı budur: insanlara kaçınılmaz yazgılarını sevdirmek.” Çok katı kast sisteminin geçerli olduğu bu yeni dünya sisteminde sınıflara göre giyim, düşünce, istekler bile farklı olmak zorunda. Örneğin epsilon alt sınıf olsa bile onlara uykularında bir epsilon oldukları için mutlu olmaları öğütleniyor.

Yeni Dünya Sistemindeki en önemli noktalardan biri ise “Hipnopedya” yani uykuda öğrenme. Bebeklere uykularında birçok şey öğretiliyor. Sınıflarının özellikleri, tüketimin önemliliği – bir şey eski veya yıpranmışsa ona yama yapma at ve yenisini al- böylece tüketim özendiriliyor. Ayrıca “Herkes herkes içindir” ve “Herkes mutludur.” Bu gibi şeyler uykuda saatlerce öğretiliyor ve bebeklerin bilincine yerleşiyor.

Tek eşlilik yok ve birden çok kişiyle olunması daha normal görülüyor. Güçlü duyguların olması istenmiyor. Bu nedenle de aşk, evlilik gibi kavramlar yoktur bu dünyada. Kişilerin rahatlaması için “soma” adı veriler gram şeklinde haplar var. Uyuşturucudan farkı ise size kısa süreli veya 1 haftaya kadar uzayacak şekilde tatile çıkmış hissi yaratıyor ve hapın etkisi geçtiğinde hasta olmuyor veya kötü hissetmiyorsunuz. Bu haplar yöneticiler tarafından herkese hediye olarak dağıtılıyor.

Eski dünyadan farklı olarak hasta olmak, yaşlılık, şişmanlama vs gibi insan özellikleri yok. Çünkü sürekli olarak bunların engellenmesi için ilaçlar ve uygulama odaları oluyor.

Yeni Dünya “Cemaat, Özdeşlik ve İstikrar “ kurallarına dayalı. Bireyin düşünmesi istenmiyor. Hatta birey olmak –biri olmak- bile istenmiyor. Çünkü bu bir istikrarsızlık örneği olarak görülüyor.

Fakat bu dünyanın karşısında birde diğer taraf diye geçen Ayrıkbölge de yaşayan yerliler vardır. Burada bahsedilen hiç bir uygarlık örneği yoktur. Her şey eski sisteme göredir. Tek eşlilik, ebeveynlik, çocuk doğurma, hastalık, yaşlılık, tanrı inancı gibi birçok şey burada vardır. Alfa artı sınıfından olan Bernard ve Lenina bir gün bu bölgeye geliyorlar ve burada John ve annesi Linda ile tanışıyorlar. Bernard bu iki “vahşi yi Londra Kuluçka ve Şartlandırma Merkezi’ne deney amacıyla götürüyor ve denetçi Mustafa Mond ‘a sunuyor. Onlarda John’un uygarlığa uyup uyamayacağını test etmeye başlıyorlar. Fakat vahşi bu sınırsız uygarlıkları hiç benimseyemiyor ve gerçek duygulara, acı çekmeye, zorluklar yaşamaya ihtiyacı olduğunu söylüyor ve oradan kaçıp inzivaya çekiliyor. Kitapta geçen bir konuşma ise bu iki dünya arasındaki farkı çok iyi şekilde anlatıyor:

“Ne oldu John, hasta mısınız? – Hayır uygarlık yedim.”

Puanım
Bu gönderiyi değerlendirmek için tıklayın!
[Total: 0 Average: 0]
Bir karar vermek lazım
0 (0)

Yatılı okul hayatı yaşayanlar bilir saatin zamanlar Eve gittiğinde bir hürmet bir hürmet Baba annemin yaptığı dolmalar tadı damağımdadır hala ama eve gelene kadar annelerin büyüklerin sen gelince yemek yapayım mı acaba sor salı asla bitmez Her telefon görüşmesinde sorulur bu pilavın yanında kuru fasulye Köftemi Yaprak sarması mı tarhana çorbası mı tatlılardan sütlaç mı yapayım Baklava mı bu kadınların en büyük parasızlık ları nedenlerinden biri değil mi hepimizin hayatında dönüm noktaları vardır en önemli yol ayrımları alacağımız karar hayatımızı önemli olabilir ancak çoğu insan günlük yaşamında aslında çok basit olan soruları karşısında kolayca karar veremiyor akşam ne yemek yapacağından sabah ne pişirirken ne pişireceğim kıştan itibaren yazdan Nereye gideceğimize kadar Yüzlerce konu üzerinde günlerce aylarca düşünür dururuz bir şekilde kararlara var Varsa bile insan verdiği karar doğru olup olmadığı konusunda kafasında sürekli meşgul eder bu çok yıpratıcı bir süreçtir Peki tereddüt korku kaygı dolu sürece neden olan başlangıç faktörleri nelerdir Neden sağlıklı karar veremiyoruz Hata yapmaktan korkuyoruz hata yapmak insanın olmanın bir parçasıdır En büyük sorunumuz zaten hata yapmak değil aynı hatayı tekrar etmek üstünü kabiliyetimizi hata yapma korkusu ile suç işliyoruz der Horatius korkmayın. Yaşamın yadsınamaz kuralı bu olmanız gereken insanlar olana dek hatalarımız ile baş başa kalacağız hata yaparım korkusuyla öylece kalmak hata yapmaktan çok daha fazla pişmanlık doğurur.özguvenimiz eksik özgüvenin tam olması her zaman doğru karar vereceğimiz mânâsına gelmez sağlıklı özgüvene sahip kişiler zaten yanlış karar verebileceği kabul edilebilen kişilerdir Eğer bir insan gerçekten yardım etmek istiyorsak ona cesaret Özgüven verilmeli ve hatalarını daha iyi görmesine sağlamalıyız sağlıklı bir temel dayanamayan fazla özgüveni tehlikelidir cehalet bilgiden fazla güven verir der cehalet çoğu zaman kendilerini en iyiymiş gibi görenlerde saklıdır ve bu Özgüven yansımasına neden olur mükemmeliyetçilik gereksiz ayrıntıya takılmak ve mükemmeliyetçi içgüdüleri ile hareket etmek insana karar vermek vermemeye yönlendiren bir karaktere özelliğidir çoğu zaman mükemmeli arama serüvenin altında toplumsal beklentilere karışıklık verebilen çaba yatar Bu kişiler karşısındaki kişilerin kendileri ile olağanüstü beklentilere sahip olduğuna İnanır ve bu beklentileri karşılamayan ihtimal karşısındaki kişiye dışsal bir baskı hisseder İnsanların onu daima eleştirecek hissi ile kusursuz olması gerektiğini düşünür birey kendilerini büyük bir zahmetlere soktukları gibi başkalarına da daha fazla zahmet verebilirler özellikle çocukluk dönemlerinde yaptığı hatalar yüzünden bilinçsizce eleştiri ve davranışları diğerleri ile kıyaslanan kişiler mükemmeliyetçi kişilik özelliği geliştirilebilir Hayır diyemiyoruz size bir sır vereyim mi En sevdiğiniz dahi olsa hayatınızdaki insanların sınırı belirleyin bu sınırları beklenmedik Ç insanlara taleplerinizi esiri olursunuz Çünkü insan hep talep eder başkalarının için yaşamaktan vazgeçtiğinizde kendiniz için yaşadığınızın farkına varırsınız şöyle destekliyor bu konuda stefan zweig beni Belki arada kaynarım diye düşündüğünüz müddetçe birer köle olursunuz ve bütün eziyetleri hak edersiniz yürekli olmalısınız Bugünlerde tek vazifeniz hayır diyebilmek kurbanlık gibi beklemek değil hayır diyebilmek de bir yürek hüneridir herkes başaramaz elinize bir kağıt bir kalem alıp samimiyetle bir liste oluşturduğumuzda onlarca Evet dediğimiz maddelerden pişmanlığını duyduğumuzu görebilirsiniz eminim ki marcel proust un şu satırlarındaki pişmanlığı bir çok konuda sizde hissedeceksiniz nasıl bir arkadaşımız birkaç fotoğraftan birini seçmemize rica ettiğinde aralarından birini ötekileri kadar beğenmeyip Reddetsek Ben de her insanın bana gösterdiği suretle ilgili olarak Hayır bu olmasın iyi görünmüyorsun sizi beğenmiyorum diye bilmek isterdim aynaya geçip kendimize itiraf ettiği maddeler Bunlar sizde samimi duygulara eleştirin kendinize bakın Ve muhtemelen aynı eksikleri bulacağınızı düşünüyorum Peki bu kararsızlıkla nasıl mücadele etmeye çalışıyorum öncelikle şunu söylemeliyim ki kaybetmekten artık korkmuyorum artılarını eksilerini bir liste yapıyorum aldığınız kararların daha iyi yanları odaklanın hata yapma ihtimalinizi sevin mükemmelin iyinin düşmanın olduğu aklınızdan çıkarmayın.

Puanım
Bu gönderiyi değerlendirmek için tıklayın!
[Total: 0 Average: 0]
Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu
0 (0)

Stefan Zweig Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu adlı uzun öyküsünü 1920’li yılların ilk yarısında kaleme aldı. Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu’nun kadın kahramanını sadece uzun bir mektubun yazarı olarak tanıyoruz. Kadının hayatı boyunca sevmiş olduğu erkek için kaleme aldığı bu mektubun “gönderen”inin adı yoktur. Mektubun başında tek bir hitap vardır: “Sana, beni asla tanımamış olan sana”. Kadın büyük tutkusunu hep bir “bilinmeyen” olarak, yani tek başına yaşamaya razıdır, bu aşk öyküsünde “taraflar” değil, sadece tek bir “taraf” vardır. Böylesine, gerçek anlamda aşk denilebilir mi? Zweig okurunu, bir kez daha, insan psikolojisinde eşine pek rastlanmayan bir yolculuğa davet ediyor. Bu yeni yolculuğun sonunda “mutlak aşk” kavramının şimdiye kadar bilinmeyen kıyılarına varmayı amaçlamış olması da bir ihtimal!

 

Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu, tanınmış bir yazar olan R’nin Viyana’ya dönmesiyle başlıyor. R, gezi sonrası eline geçen bir mektubun üzerinde yazan “Beni hiç tanımamış olan sana” hitabı ile başlayan mektubu ilginç bulup okumaya başlıyor ve bu noktadan itibaren hayatına başka bir pencereden bakacağı bir yolculuğa başlıyor.

Roman bir kadının elinden yazılan çocuğunun ölümü ile başlayıp kendi ölümü ile sonlanan bir kesit arasına sığdırılmış kadının hayatını anlatıyor. Kadın ilk gördüğü andan itibaren platonik bir biçimde adama aşık oluyor ve ondan ömrünün sonuna kadar vazgeçmiyor. Hiçbir sevgi göstermemesine karşın sadece bir iki kere adamla olmasını kendine lütuf sayarak yaşamaya devam ediyor. Ta ki çocuğu hayata gözlerini yumana kadar. Kadın, R’den ona kalan en değerli hazineyi kaybedince bu mektubu yazmaya karar veriyor. Lakin kadın ölmemesi durumunda mektubu adama vermeme ve sonsuza dek susma kararı alıyor. Şimdiye kadar yaptığı gibi.

Aslında kadın adamın hayatının her daim içinde olmasına rağmen adam kadını asla hatırlayamıyor. Mektup bittiğinde ve her şey gün yüzüne çıktığında bile kadın, adam için daima bir hayalet. Kadının zorlu bir yaşamı oluyor. Kadının hayatına R ilk dahil olduğu zaman 13 yaşında daha küçücük bir çocuktu ve küçük yaşta babasını kaybeden annesi ile birlikte yoksul bir hayat sürüyordu. Daha onu görmeden onun yaşam şeklinden etkilenmiş ve onu kafasında daha çok coğrafya hocasına benzetmişti. Onu ilk gördüğünde ona vurulmuş ve onu gözlemeye başlıyor. Hayatı boyunca görünmez olan kadın, annesi başkasıyla evlenip başka bir yere taşınmak zorunda kalınca hayatının ışık almayan bir mağaraya hapsolmuş gibi yaşıyor ve adama gidiyor. Kapıyı kendini zorlayarak çalıyor ve kimse açmayınca eve geçip bekliyor. Saatlerce hayatını ve hayallerini süsleyen adamı bekliyor ve adam bir kadınla eve dönünce her şey, tüm hayalleri yıkılıyor. Onu evden zorla alıp Innsbruck’e götürdüklerinde ayak direyecek gücü kalmamış oluyor. Herkesten, her şeyden uzak yaşıyor. Kendi matemini yaşamaya başlıyor.

Viyana’ya döndüğünde bir şekilde adamla karşılaşıyor ve adam tüm çapkınlığıyla kadını ikna edip (!) yemeğe çıkarıyor. Üç gece birlikte olmalarından sonra R seyahate çıkıyor ve kadına ona ulaşacağını söylüyor. Adam asla kadına ulaşmıyor ve geçmişteki bir anıya dönüşüyor kadın onun için.</p>

Kadın hamile kalıyor ve çocuğunu, hayatını adadığı adamdan geriye kalan tek şeyi, doğuruyor. Onu yoksul büyütmemek için kendini onun deyimiyle satıyor. Birkaç kez evlenme teklifi alsa da kendini daima ona sunmaya hazır olabilmek için evlenmiyor. Ve bir gece yine karşılaşıyorlar. Adam, kadını hatırlamıyor. Her yıl adam doğum gününde adama çiçekler yolluyor fakat adam kimin yolladığını merak dahi etmeden yaşıyor. Ve kadın, R’nin hayatında sadece yüzü silik bir hayalet olarak intihar ediyor.

Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu romanı hakkında değerlendirmeme gelecek olursak. Kitap baştan sona iki bilinmeyen insanın kadının gözünden hayatını anlatıyor. Zweig, hayatta olduğu süre zarfında Freud’u yoldaşı olarak görüyor ve psikanaliz yöntemini taktir ediyor. Bundan olacak ki “Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu” adlı kitabı genel olarak bir ruh hali ve insan psikolojisini anlatıyor. Kadının duygusal çöküntülerini, hayatının iniş çıkışlarını ve ruh halindeki sürekli değişimi yansıtıyor. Adam gözünde yalnızca hayalet olan kadının, adama duyduğu koşulsuz aşkı konu alan kitap aslında psikolojiye dayanıyor.

Bence kitap eğer psikoloji sever bir insansanız ve gizemi kitabın başından sonuna kadar severseniz okunabilecek bir kitap. Şayet bilinmeyen sizi bir süre sonra rahatsız ederse yine de sonuna gelmenizi tavsiye edebilirim. Kısa ve hemen biten bir kitap. Kahveniz veya çayınız eşliğinde eğer iyi bir okuyucu iseniz bir iki saat içinde bitirebileceğiniz tadımlık bir kitap.

Kitabın olay örgüsünü belki daha önceden yazarın kitaplarını okuduğum ve ona aşina olduğum için veya kısa olduğu için tahmin edilebilir buldum. Sanki kitap biraz daha devam etse olaylar saçma bir hale gelebilir ve kadının tavrı aşırıya kaçabilecek gibi olduğu için hızlı bir kararla kesilmiş gibi. Lakin eğer kitabın sonunda R, kadını tanımış olsaydı işte o zaman büyük bir sürpriz bizi karşılardı gibime geliyor. Kitabın tek bir karakter gözünden mektup halinde yazılmış olması beni cezbetti.

Ben bu kitaba yaklaşık bir-bir buçuk saat ayırdım ve bu zamanı bu kitapla değerlendirdiğim için mutlu oldum. Okunabilir olduğunu ve herkesin kitaplığında olması gerektiğini düşündüğüm bir kitap.</p

Puanım
Bu gönderiyi değerlendirmek için tıklayın!
[Total: 0 Average: 0]
error: İçerik korumalıdır!!