Arama:
Kadın Olmak!
0 (0)

Türk Dil Kurumunda “kadın” kelimesi şöyle ifade edilmektedir:

  1.  İsim Erişkin dişi insan, hatun, hatun kişi, zen: “Yanlarında, kendileriyle ahbaplık edecek dostlar, hizmetlerine koşacak kadınlar veya erkekler görmek isterler.” – Abdülhak Şinasi Hisar
  2.  Sıfat Analık veya ev yönetimi bakımından gereken erdemleri, becerileri olan.
  3. İsim, mecaz Hizmetçi bayan.
  4. İsim, eskimiş Bayan. Şeklindedir. Bu bilgi burada dursun.

 

  İnsanlar bir toplum bir alan içerisinde belirli konumlarda yer almaktadır. İnsanlar belli bir kültürün, toplumsal yapının ve dolayısıyla dilin içine doğarlar. İçine doğdukları dil insanlara belirli anlam kategorileri ve kavramları sunar. Bu kavramlardan biri de ‘Kadın’dır. Kadın dişilik, annelik, evlatlık gibi statülerle tanımlanabilir bazı kesimler tarafından. Ama kadın olmak seni diğer insanlardan ayrı kılmaz. Ya da ayrıcalıklı yapmaz. Kadın ne olursa olsun, toplumun birçok alanında ikincil bir statü sahibi, ezilen, üstü açık veya kapalı bir şekilde baskı gören, bir aile düzeni içinde çalışıyor da olsa eve gelince yemek yapmak zorunda olan ve bu gibi yaptırımlar yüzünden erkekle ve ataerkil toplumla devamlı mücadele edendir.

                  “Kadınların haklarını yerine getirme husûsunda Allâh’tan korkunuz! Zîrâ siz onları Allâh’ın bir emâneti olarak aldınız.” İfadeleri peygamberimize aittir. Zira Allah’ın peygamberi dahi kadınları el üstünde tutar iken ikinci plana atılmaları, toplumdan soyutlanmaları ve ötekileştirilmeleri ne kadar doğru? Kadın elinin hamuru ile erkek işine karışmayacak! Hadi ya… Kadınlar kendi ayakları üzerinde durabilecek ve başkalarına minnet etmeden yaşayabilecektir. Bazı kesimler tarafından çok farklı anlaşıyor ki kadınlar şiddete maruz kalıyor, psikolojik baskı kuruluyor hatta ve hatta öldürülüyor… Hangi anne ölümü hak ediyor? Hangi evlat gözünün önünde annesine şiddette bulunulmasını anlayışla karşılayabiliyor? Hangi toplum bunu kabul ediyor? Tüm bu soru işaretlerini toplum olarak düşünmeli ve bir yere konumlandırmalıyız. Askıda kalan her konuya bir virgül atıp yaşantımıza devam ediyoruz. Sen kız çocuğusun onu yapamazsın diyerek büyütmemeliyiz çocuklarımızı. Doğruyu yanlışı anlatmalıyız. Şiddet görülen bir yerde durulmaması gerektiğini, susulmaması gereken konular olduğunu ve sırf cinsiyet ayrılıkları yüzünden ayrıştırma yapılmaması gerektiğini ilke edinmeliyiz belki de. Kadın okur! Kadın gezer! Kadın konuşabilir! Kadın istediği saatte dışarıya çıkabilir! Kadın ekonomik özgürlüğünü eline alabilir! Kadın başarılı olur! Kadın erkeklerin yaptığı her şeyi yapabilir! Çünkü kadın da bir insandır! Erkekler ve kadınlar bu sözlerim sizlere; ön yargı insanı bir statüye getirmez. Başarılı kadın elinizden mesleğinizi almaz. Aciz ve güçsüz değildir. Aksine destekleyici ve yapıcıdır. Şefkatli ve hassas oluşu güçsüzlük ibaresi değildir. Peygamber efendimizin sizlere nasihat şudur ki unutmayın, unutmayalım; “Allah sizden; kadınlara karşı iyi ve hayırlı olmanızı ister; çünkü onlar, sizin analarınız, kızlarınız veya teyzelerinizdir.” Her kadına bir anneye yaklaştığınız gibi yaklaşın ve onları destekleyin…

Puanım
Bu gönderiyi değerlendirmek için tıklayın!
[Total: 0 Average: 0]
Narsistliğin başka bir boyutu “megalomani”
0 (0)

Birçoğumuzun daha önceden birçok kez duyduğu bir terim “megaloman”. Hatta birçok kez bu durumdan muzdarip insanlarla bir arada bulunmuşuzdur. Genel olarak bu durumdan muzdarip insanlar kibirli ya da kendini beğenmiş olarak tanımlanmaktadır. Bu yüzden bu tür insanlarla ilişki kurmak oldukça zordur. Peki “megalomani” nedir, nasıl başlar ve tedavisi var mıdır? Gelin bunları birlikte inceleyelim.

Megalomaninin klink tanımı itibariyle narsistik kişilik bozukluğudur. Narsisizm en basit anlamıyla kendini sevme olarak tanımlanır. Kendi sağlığını, mutluluğu önemseyerek kendini sevmek normal kabul edilse de diğer insanları nesnelleştirerek sadece kendine hizmet etmeleri için kullanmak normal kabul edilemez.

Megalomani, kişinin üstünlüğüne, görkemli yeteneklerine ve hatta her şeye gücü yetebileceğine dair gerçekçi olmayan bir inançtır. Bu tür kişiler başkaları üzerinde tam güç ve kontrol ihtiyacı hissederler, genel olarak empatiden yoksundurlar ve duygusal durumlara karşı normal tepki göstermezler.

Megalomaninin nasıl geliştiğini anlamak için narsisizmin nasıl başladığına bakmamız gerekli. Narsisizmin sebeplerinden biri[1] çocuklukta anne hassasiyetinin ve sevgisinin olmamasıdır. Bu nedenle, çocuk her ne olursa olsun, bu açığı telafi etmeye çalışır. Ebeveynlerini idealize ederken kendisini “evrensel” bir merkez hayal eder. Bu sebeple çocuklarda oluşan kişisel büyüklük inancı, eleştiriye karşı yüksek hassasiyet, iç boşluk ile karakterize kişilik bozukluğu geliştiririyor.

Megaloman kişilere tarihten bir örnek vermek gerekirse Adolf Hitler buna uygun bir örnek olacaktır. Hitler, Almanya’nın askeri lideri olarak zirvede durmaktan memnun değildi. Onun megaloman yapısı yüzünden; o tüm dünyayı fethetmek için çabaladı. Hitler için “üstün ırk”[2] olmak yeterli değildi. Bununla birlikte bazı ırkları da yok etmek istedi.

Bu güce açlıkla birlikte muazzam bir ego ve özgüven sergileyen kişi, o kadar düşük benlik saygısına ve o kadar kırılgan bir egoya sahiptir ki, benliğin yok edilmesinden korkarak, kendisine karşı olan herhangi bir ifadeye dayanamaz. Bu nedenle, onun kontrolü altında olmayan her şeyi bir tehdit olarak algılanır. Bu durumda da elinde yeterince güç varsa diktatörlük başlar.

Megalomanlar, sonuçsuz yıkıcı davranışlarda bulunabileceklerine inanabilir. Soykırım aşırı bir örnek olsa da, seri katiller de megalomaniden muzdarip olabilir.

Son olarak megalomani, bipolar bozukluk ve şizofreni ilaçlarıyla tedavi edilebilir. Siz veya tanıdığınız biri bu tür bir ruh hali içindeyseniz profesyonel destek almanızda fayda var. Bu durum virüs veya soğuk algınlığının aksine, tedavi olmaksızın iyileşmesi zordur.

Kaynaklar;

[1] https://tr.psichiatria.org/narsizm-2/#Narsisizm_Nedenleri

[2] https://tr.wikipedia.org/wiki/Üstün_ırk

Puanım
Bu gönderiyi değerlendirmek için tıklayın!
[Total: 0 Average: 0]
Mutluluğa İnanma Duygunu Diri Tut
0 (0)

 

Günümüz hastalıkları başında yer alan kavram  ‘Güvensizlik’. İnsanlara güvensizlik, kendine güvensizlik, mutluluğa güvensizlik… Teknolojinin ilerlemesi ve sözüm ona iletişimin mekan tanımazlığı belki de bizi bu duruma yönlendirdi belki de toplumsal normların alaşağı olması ile hayatımızın büyük korkuları haline geldi. Dışarıya çıktığımızı varsayalım, insanlarla konuşmaya yardım istemeye çalıştığımızda donuk ve kuşkucu tavırlarla karşı karşıya kalmamız çok olağan. Çünkü hayat 20-30 yıl öncesi kadar masum ve duru değil. Her alanda manipülasyon ve kötü niyete maruz kaldığımız gerçeğini değiştirmek istesek de yapamıyoruz. Peki, bu durum bizlere neler getirdi neler götürdü?

Sosyal mecraların ortaya çıkışı, adı üzerinde sosyalliği arttırmış olsa da kişileri yalnızlaştırdı. Nasıl mı oldu? Şöyle ki, kişiler arası mekana bağlı iletişim sıfıra indi. Özlediğimiz arkadaşlarımızın yüzünü görmek için günlerce, haftalarca beklememize gerek kalmadan (face time) görüntülü konuşma uygulamaları dakikalar almadan iletişime geçebiliyor hale geldik. Sohbetler samimiyetsiz olmaya başladı, arkadaşlıkların ruhu öldü. Aynı şekilde sosyal ağlar üzerinde vakit geçiren bireylerin kendilerine ait özgüvenleri de yok oldu. Kendi sosyal mecralarında paylaşmış oldukları benlikler, yapay ve karşı tarafa ihtişamlı görünme amacıyla doldu taştı. Her bilgi ve her kişiye ulaşımın kolaylaşması ile insanlar doyumsuzlaşmaya ve memnuniyetsizleşmeye meyil eder oldular. Ama unutmamalıyız ki inanmak başarmanın yarısıdır. İnsanlara, kendine ve mutluluğa inanacaksın ki yaşam standartların da yükselsin. Ne yani Gizem, ben bunları yapmazsam mutlu olamaz mıyım da diyebilirsiniz. Haklılık payınız çok büyük. Fakat hayatınıza güvensiz ve inancız devam ederseniz mutlu olamayacağınızı hepimiz biliyoruz. İstisnalar kaideyi bozmaz tabii ki.

Sağlıklı iletişim kurmak için sosyal mecralara yönelmek yerine çevremize bakmalıyız. Dokunarak, hissederek, güvenimizin temellerini oluşturmalıyız. Sanal mecralar yerine, farkına vararak yaşamalıyız. Teknolojinin nimetlerini kendimizi geliştirmek için kullanmalıyız. Hayatımızın odak noktası yapmadan farkında olup gerçeklik payını ölçmeliyiz. Mutluluğumuzu ikinci plana atmadan yaşamımızı sürdürmeliyiz. Kendini, hep daha iyiye ulaşmak zorunda olduğuna koşullamadan ilerlemeliyiz. Çünkü mutlu olmayı yarına bırakmak, karşıya geçmek için nehrin durmasını beklemeye benzer. Nehir ise asla durmaz.  Dayatılan ne olursa olsun, farkında olmalıyız.

Puanım
Bu gönderiyi değerlendirmek için tıklayın!
[Total: 0 Average: 0]
error: İçerik korumalıdır!!